Evet birçoğumuza yabancı gelmeyen bir psikolojik durum hali tükenmişlik sendromu. Nasıl tükendik, neler tüketti bizi? Sanırım bizleri en çok beklentilerimiz tüketti. Birine karşı duyduğumuz olumlu sanrılar ve kaçınılmaz yanılmalar. Bu yanılgılar bizi doğru insana götürecek enerjimizi aldı götürdü ve bir daha mağaramızdan çıkmak istemedik çünkü çıksak yine kırılacağız hissiyle kılımızı bile kıpırdatmıyoruz. Oğuz atayın dediği gibi “eğer bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma beni, çıkarma beni mağaramdan“. Belki de notalarımıza tek tek basıldı ve tüm müziği yaydık, yeni beste çıkaramıyoruz. Belki de yüreği büyük insana/partnere denk gelmedik. Kısacası insan bozuntuları ile iç içeyiz.
Peki bu durumda kendimizi nasıl yeniden inşa edeceğiz. Mağlum, mağaradan sinyal üretilmez, enerji yayılamaz. Biz insanlar sosyal canlılarız, etkileşimde bulunarak can buluruz. Sinaptik uyarılarla bağlantı kuruyoruz.
Peki neden doğru frekansı yakalayamıyoruz, nerede yanlış yapıyoruz? Daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere benzer benzerini çekiyorsa biz azınlık mıyız da doğru kişiyi bulmakta/rastlaşmakta zorlanıyoruz. İşin özü belki de her ne duyguda olursak olalım konfor alanını kısa süreliğine de olsa terk etmektir çünkü biz hareket halinde olursak çevremiz titreşime girer. Bu titreşimlerde olumlu/olumsuz olaylar yaşarız ve her olumsuz olayın aslında olumlu bir yanı vardır bu olaylar bizleri sonraki evreye hazırlar ve taşır.
Çok vaktimiz yok, zamanı durduramayız ama her güzelliğin farkına varıp özütünü indeksleyebiliriz. Nedir indeksleme? Mevcut imkanlar dahilinde her kıssadan kendimize pay çıkarmak. Tehlikelere karşı dik durmak ve unutmayalım ki her sorunun mutlaka bir çözümü var asla umutsuz durumlar yoktur. İhtiyacımız olan şey damarlarımızda dolaşan asil kanda mevcut ve hayat her şeye rağmen güzel. İyi ki varsınız.

Geleceğe el sıkmak için geç değil ancak mağarada kalmaya devam edersek her şey için geç olacak…
Sağlıcakla kalın.